Erdal Atabek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdal Atabek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2011 Pazartesi

Doğa...



Bir süre için sanırım yazamayacağım.
Evdeki bir sorun yüzünden anneme
taşınıyoruz,inşaat-tamirat durumları var.
Dolayısıyla yorumlara cevap veremeyebilirim.
Tekrar görüşene kadar hoşça kalın.
Yazılarını zevkle okuduğum,
Erdal Atabek'in yazısını aşağıya aldım...

''Doğa Zamanını Bilir...
Düşündüğüm zaman doğaya bakarım.
Gündüzden sonra gece gelir. 24 saatlik çevrimdir.
Geceden sonra da gündüz gelir.
Yazdan sonra kış gelir. Altı ay.
Kıştan sonra yaz gelir.
Doğa zamanını bilir.
Doğa beklemeyi bilir. Biz bilmeyiz.
Doğa bıkmaz. Biz bıkarız.
Doğa yarıda bırakmaz. Biz bırakırız.
Doğa sırtını dönmez. Biz döneriz.
Doğaya bakan, doğayı gören her şeyi görür.
Doğa bekler ama vazgeçmez.
Doğayı aldatamazsınız.
Doğayı aldatmaya kalkan kendini aldatır.
***
Bir tohumdur meyve.
Sonra olgunlaşır.
İçi dolar.
Yavaşça büyür.
İçi tatlanır.
Dalında ağırlaşır.
Sonra toprağa düşer.
İçindeki her şeyi toprağa verir.
İçindeki her şey köklere girer.
Gövdeden dallara geçer.
Yeni bir meyve olur.
Doğada hiçbir şey kaybolmaz.
Hiçbir şey yeniden var olmaz.
Lavasoier söylemiştir bunu. Kimyacı.
Doğa ondan önce de böyledir, ondan sonra da.
***
Doğada şifa da vardır, zehir de.
Nasıl kullandığınıza bağlıdır şifa da, zehir de.
Digitalis purpurea. Yüksük otu.
Doğru kullanırsanız, kalp ilacıdır.
Yetersiz kalbi güçlendirir.
Yanlış kullanırsanız zehirdir.
Profesör Dr. Ferdinand Hoff’un elinde şifaydı.
Aleksander Borgia’nın sofrasında zehir oldu.
Doğa.
Bilenin, sevenin dostudur.
Yağmacının, fırsatçının felaketi olur.
Doğa. Bilgeliğin kaynağıdır.
***
Gecenin karanlığına bakıp sıkılanlar vardır.
Gündüzün aydınlığına bakıp rahatlayanlar vardır.
24 saatlik sıkıntılardır, 24 saatlik rahatlamalar.
Sıkılan da bunu bilmez, rahatlayan da.
Doğa zamanını bilir.
Doğa görür, bilir, çalışır.
Doğada her şey her an çalışır.
Sular, otlar, böcekler, çiçekler, her şey her an çalışır.
Her şey işini yapar, zamanını doldurur, yerini sonrakine bırakır.
Düşündüğüm zamanlar doğaya bakarım.
Büyüyen otlar çıtırdar.
Sararan otlar toprağa karışır.
Toprakta yeni tohumlar büyür.
Küçücük filizler görünür.
Bütün bunları görürüm.
İçim genişler.
Zamanı vardır, bilirim.
Zamanı gelmektedir, görürüm.
Değişimin çıtırtılarını duyarım.
İçimden gelir, bunu yazarım... ''
             ERDAL ATABEK

foto:www.resimresimleri.net'ten

17 Ocak 2011 Pazartesi

İmam ve Öğretmen yazısı

Bugünkü Cumhuriyet gazetesinden,
Erdal Atabek'in İmam ve Öğretmen başlıklı
yazısının son kısmını taradım.Üstüne tıklayıp,
büyüterek okuyabilirsiniz.
Ya da bir Cumhuriyet alırsınız :)


18 Ağustos 2010 Çarşamba

Erdal Atabek'in köşesinden...



ERDAL ATABEK 'in 16 Ağustosta
Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan köşe
yazısını okumayanlar için buraya aldım.

Utanç...
Oradaydım.
Silivri’de duruşma salonunda. Tarih, 10 Ağustos 2010, Salı

Mustafa Balbay’la uzaktan selamlaştık.


Duruşma açıldı. Tuncay Özkan söz istedi.


Sesi başlangıçta yüksek değildi.


Suçunun ne olduğunu sordu.


Suçunu bilmeden yatmasının nedenini sordu.

İki yıldır hapiste oluşunun nedenini sordu.

Bu yargılamanın böyle devam edemeyeceğini söyledi.


Kurbanlık koyun olmadığını söyledi.


Sesi giderek yükseliyordu.


Mahkeme başkanı duruşmadan çıkardığı

 zaman da Tuncay Özkan susmayacağını yüksek sesle söylüyordu.


Sonra Mustafa Balbay söz aldı.


Suçunun ne olduğunu sordu.

Burada böyle yatarken neyle suçlandığının açıklanmasını istedi.


Darbe yapmakla suçlanıyorsa, darbeyi neyle yapacaktı?


Darbe yapacak gücü olanların hiçbiri burada değildi.


Kendisi kalemle mi darbe yapacaktı?

Burada neden yatıyordu.

Mahkeme heyetine baktım. Dinliyorlardı.


Mustafa Balbay, onların yerinde olmaktansa

sanık yerinde olmayı tercih ettiğini söyledi.


Haksızlık edenlerden olmak, haksızlık edilen

 olmaktan daha zordur aslında.


Ben utandım.

Oturduğum yerde ben utandım.


Bir şey yap(a)mamaktan utandım.


Birden kendimi 12 Eylül döneminin askeri mahkemesinde hissettim.



Biz Barışçılar da böyle oturuyorduk.

Suçumuz ne miydi?


Suçumuz 12 Eylül cuntasına karşı olmamızdı.


Suç, arandığı zaman bulunan bir şeydi.


Baskı dönemlerinde ‘suç’ değil, ‘suçlu’ aranır.


Önce ‘suçlu’ bulunur, sonra da ‘suç’ bulunur.

Engizisyondan beri böyledir.


Suçlusun! Çünkü bu sensin ve sen suçlusun!


Suçun mu ne? Sen bilirsin. İşte, suçlusun!


Sen şimdi yat. Ben sonra suçunu söylerim.


12 Eylül cuntası bizi böyle yatırmıştı.

Orhan Apaydın, İstanbul Barosu Başkanı’ydı.

Adalete güvenirdi ve bize “Göreceksiniz, mahkemeye çıkınca

 her şey anlaşılacak, hepimiz çıkacağız.

 Çünkü suç, ancak kanıtlarla ve tanıklarla ortaya çıkar,” derdi.

Sonra mahkemeye çıktık. Hiçbir şey değişmedi.


Hakkımızda peşin hüküm verilmişti.

İstenen ceza kadar tutuklu kaldık.


Üç yıldan fazla yattık ve ‘tutuklu’ idik.


Tutuklu. Yani, ceza almadan yargılaması süren kişi.

Orhan Apaydın öldü. Ben onun ölüm nedeninin ‘adalet yetmezliği’

 olduğunu yazdım. Kalp yetmezliği ya da kanser değildi.

Adalet yetmezliği idi.


Mahmut Dikerdem, emekli büyükelçi, öldü.

Nedim Tarhan, Köy-Koop Başkanı, CHP milletvekili, öldü.

İsmail Hakkı Öztorun, CHP milletvekili, öldü.

 Prof. Melih Tümer, öldü.


Hepsi de ‘adalet yetmezliği’nden ölmüştür.

12 Eylül cuntası, DİSK ve Barış Derneği davaları üzerinden

 kendi meşru oluşunu kanıtlamaya çalışıyordu ve

 topluma gözdağı veriyordu.


Dönem askeri yönetim dönemiydi. Mahkeme askeri mahkemeydi.

Buna karşın, askeri yargıtay mahkeme kararını onamadı.


Biz, sonuna kadar ‘tutuklu’ olarak yattık.


Mahkeme vardı. Yargıçlar vardı. Savcılar vardı. Avukatlar vardı.


Ama, adalet yoktu.

Bir ülkede adalet yoksa o ülkede hiçbir değer yoktur.


O dönem bir cunta rejimiydi. Şimdi demokrasi mi?


Şimdi, demokrasiden söz ediliyor.


Bugünün yargısı böyle mi olmalı ?.


Haksız yere hapiste yatırılan insanların

feryadını duyacak bir kulak kalmadı mı?

“Haklıdır bu insanlar” diyecek kimse kalmadı mı?

Ben utanıyorum.


Ülkem adına utanıyorum.


İnsanlık adına utanıyorum.

Utanç duyuyorum.


Utanç…

5 Ekim 2009 Pazartesi

Sevgi


Bugünkü paylaşımım Erdal Atabek'in eski tarihli ama
eskimeyen bir yazısı:


''Sevgiye Yer Kalmadı mı?
Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım.Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.
Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.
...
İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez.
İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız.
Nefret etmeden birini öldüremezsiniz.
Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır. İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir. Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar. Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür. Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır. Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır. Sevgi, değer vermesini bilmektir. Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir. Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır. Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır. Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır. Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır. Sevgi, bilinçtir. Sevgi, insan olmaktır. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk. Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk. Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık. Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz. Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor. Hayatımız da savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla geçiyor. Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur? Sevginiz yok ve hiç bir şeyiniz yok. Belki de yeniden öğrenmemiz gerek.''

11 Aralık 2008 Perşembe

Erdal Atabek´in ´´Günümüzün Kurbanı: İnsan...´´ başlıklı yazısını paylaşmak istedim

Cumhuriyet Gazetesinde Erdal Atabek´ín yazılarını çok beğenerek okurum.Bu yazıyı bloğuma alayım dedim.Yazı metnini googlede aratırken turkcelilde
yayınlanmış olduğunu gördüm ve devamı için aşağıda link verdim.


´´Aztekler insan kurban ederlerdi.

Tanrıların “kendine kurban alarak geri kalanları bağışlaması için” bakire kızları seçerek sunak üzerinde kurban ederlerdi.

Kurban geleneğinin temeli Tanrı korkusudur.

Kurban edenler de Tanrı’nın bu kurbanı kabul ederek kendilerini bağışlayacağını umarlar.

Ama günümüzün asıl kurbanı “İNSAN”dır.

Günümüzün dini de ‘PARA’dır.

Günümüzün tapınakları “ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ”dir.

“ALIŞVERİŞ” de günümüzün ibadetidir.

Ekonomik kriz gene insanı kurban ediyor.

İşten çıkarmalar, işsizlik.

Ne sürede düzeleceği bilinmeyen küresel kaos.

Çalışanların işten çıkarılma korkusu.

İnsanların korkudan duralaması.

Aztekler bir kaç genç kızı kurban ediyorlardı.

“İlkel toplum” sayılmalarının bir nedeni de budur.
Ya günümüzün toplumlarına ne demek gerekiyor?

Modern mi, postmodern mi?

Ya da ilkelden daha ilkel mi?

Paravanı küreselleşme olan kapitalizm bütün insanları kurban ediyor.

Bakınız nasıl ?

***
Çocuklarımız kurban edilmektedir.

Onlar artık alışveriş dünyasının kurbanlarıdır.

Yedikleri, içtikleri, giydikleri, oynadıkları, eğlendikleri her şey “PAZAR EKONOMİSİ” tarafından belirlenmektedir.

Fast-food beslenme, kolalı ve gazlı içecekler, marka giysiler, elektronik oyuncaklar, günü geçirme eğlenceleri, her şey, her şey bu alanda kâr sağlayan şirketlerin yönlendirmeleriyle biçimlenmektedir.

***

Gençlerimiz kurban edilmektedir.

Bütün sosyal değerler tepetaklak edilmiştir.

Gençlerimiz ne olduklarıyla değil, nasıl göründükleriyle ilgilendirilmektedir.

Nasıl görüneceklerine de moda şablonlar karar vermektedir.

Bilgisayar ve internet kültürü eğlenmeye ve zaman geçirmeye hizmet etmektedir.

Yaşamlarını sorgulamaları engellenmektedir.

Sorumluluk duyguları yok edilmektedir.

Hedef seçmeleri şaşırtılmaktadır.

Gelecek umutları karartılmaktadır.

Gençlerimiz böyle kurban edilmektedir.

***

Kadınlar kendi bedenlerinden nefret ettirilmektedir.

Kadınların saçları, gözleri, yüzleri, tenleri, bedenleri birer endüstri nesnesi olmuştur.

Boyalar, kokular, cilt taşlamalar, yosun banyoları onları esir almaktadır.

Bunları önemsemeyenler, yapmayanlar kendinden nefret ettirilmekte,
kendini aforoz etmeye zorlanmaktadır.

Anoreksi, sıfır beden günümüzün en değerli modeli olmaktadır.
Kadınlar artık gönüllü kurbanlardır.

***

Ve erkekler her zamanki kurbanlardır.

Onlar da kendilerine kurban edilmişlerdir.

Kimisi güçlü olma adına kurban edilmektedir.

Kimisi sorumluluklarıyla kurban edilmektedir.

Kimisi erkekliğinin kurbanıdır.



***



Popüler Yayınlar

10 marifet